Twitter Güncellemeleri Buraya

16 Ağustos 2013 Cuma

Bir blog yazarı daha veda edecek gibi gözüküyor buralara...

Zevk alamıyorum. Yazacağım tonla kelimeyi iki kelimeyle anlatabilirken, neden bu kadar yazmaya çalışıyorum? Çok yakında ben de buralardan gideceğim gibi gözüküyor. Artık buralarda kalmam için de bir sebep kalmadı diye düşünüyorum. Elbette yazıyorum ve belki okuyanlar bile vardır, belki de yoktur, kim bilir. Lakin, ben eskiden bu kadar saçma şeyler hakkında yazmazdım. Aşkmış, şöyleymiş, böyleymiş, cartmış, curtmuş. Bunlar inanılmaz saçma şeylermiş arkadaş. Bana göre değil. Anna'dan ayrıldım, çünkü sıkılmıştım. Ben ilişki insanı değilim. Bazen sinirli olmak istiyorum, özgür olmak istiyorum, şöyle ya da böyle olmak istiyorum. Hep aynı, mutlu insan olamam ve öyle biri olmaya da çalışamam. Üstelik ''aşk'' dediğim şey beni yolumdan saptıran, beni aptallaştıran bir yük hâline gelmişti. Tek başıma daha iyiyim. Tek başıma olmak istiyorum, çünkü ben kendimle kalmak istiyorum. MaNga'nın ''Beni benimle bırak'' şarkısı gibi. Buralara veda edeceğim gibi gözüküyor o hâlde.

13 Ağustos 2013 Salı

Canım sıkılınca ve kendimi kötü hissedince alışveriş yaparım!

Tatildeyken dışarı çıkmayı sevmem. Bu yüzden tatil öncesi dışarı çıkmamak için her şeyimi önceden hazır ederim. Örneğin: tüm nakit paramı banka hesabıma yatırırım, her yere abur cubur ve içecek depolarım (sivilcelerin bir önemi yok dışarı çıkmadıktan sonra) ve tabii ki de alışverişimi dışarı çıkmadan, yani internet üzerinden yaparım; yani Amazon'dan. Bu bir tanıtım yazısının başı gibi oldu ama değil, inan. Kendimi kötü hissettiğim zaman, bunaldığım zaman veya kendimi kötü hissettiğim zaman ilk başvurduğum şey hani şu amerikan filmlerinde ve dizilerinde o çok duyduğunuz ''shopping'' , yani alışveriş oluyor. Şu sıralar okul için hazırlıklar yaparken bir düşündüm: ''Benim neye ihtiyacım var?'' sorusunu sordum kendime ve ihtiyacım olup, ihtiyacım olmayan her şeye kadar Amazon'u gezip tonlarca sipariş verdim. Bunların arasında: kot pantolonlar, t-shirtler, gömlekler, iç çamaşırları, kalemler, defterler ve onca daha başka şey var. Şimdilik yine huzur buldum ve rahatladım; peki ya sonra?

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Bir anlığına da olsa hayatı siklememe duygusu oluşabilir mi?

Boşalmak. Benim aklıma, ''hayatı siklemediğin kısa bir anı tarif et'' deseler, ilk önce boşalma gelirdi. Mastürbasyondan sonra oluşan o his, o açıklanamayan lanet his... O hisden önce seversin, aşık olursun, sonuna kadar sıkılmam dersin ama boşaldıktan bir dakika sonra ''Konu neydi?'' diye sorarsın kendine. Doğru mu Samet? Doğru, doğru. Kadınlarda da böyle mi bilmiyorum, fakat erkeklerin çoğunda azdırmayı bir koz olarak kullanabilir kadınlar aslında. Azma noktasında bir erkek neredeyse her şeyi göze alabilecek duruma gelebilir bazen. Bakarsın kredi kartı şifresini, donuyla birlikte karşısındaki kadına soyunup teslim edebilir. Söylemek istediğim şu ki: Mastürbasyon dışında (ve tabii ki de beyni uyuşturan tüm maddeler haricinde) acaba başka ne var bize hayatı bir anlığına unutturan ve es geçtiren? Aslında bundan çok ilginç bir araştırma konusu olurdu ama ne yaparsın işte; günümüzde dersden başka, okuldan başka, eğitimden başka oraya buraya sapabiliyoruz da, kendimize zaman ayırabiliyoruz da biz mi yapmıyoruz? Fuck the system?

11 Ağustos 2013 Pazar

''Doğum günün kutlu olsun'' diyecektim ama diyemedim maalesef

Fuck me. Uzun zamandır yazı yazmaya çalışıyorum ama yapamıyorum, yapamıyorum işte. Yanlış anlamayın; ailem yüzünden değil, Anna yüzünden. Acaba ona Anna diye hitap etmenin bir anlamı var mı? Ne de olsa blogunu kapatmış. Bana sorarsanız iyi yapmış, çünkü artık gerçek kişiliği ile yazı yazmaya devam ediyor. Şu son birkaç hafta içerisinde Anna ile kavga ettik diyebiliriz. Hatta ayrılmıştık bile. Neden mi? Onu sevdiğimi söyleyemedim, artık bunalma ve sıkılmanın doruğundaydım ve kendime zaman ayıramıyordum. İlişki gerçekten de çok zor bir şey. Sevgi mevgi her şey tamam ama bir süre sonra insan çok sıkılıyor ve kendine zaman ayıramıyor. İşte o anda aklınızdan ilişkiye biraz olsun ara verebilmek için geçmeyen kalmıyor. Işte bu yüzden yazı yazma isteğim de kaybolmuştu şu son günlerde. Bu arada düzenli ve doğru düzgün ders çalışmaya yarından itibaren başlıyorum. Gelin size her şeyi özet geçeyim.

28 Temmuz 2013 Pazar

Benim en büyük hatam kolaydan kaçarak başarıyı aramak

Bu sene okula gittiğim süre boyunca kendime üç hedef koymuştum. Matematik ve fizikte daha iyi olmak ve diğerlerini geçmek, bir de bu sene karnede on ders üzerinden sadece ve sadece, en fazla bir zayıf getirmek. Bu üç hedefimi de başardım. Matematik ve fizikte bu sene çok iyiydim. Yani ilk yarıda. İkinci yarıda fizikte sadece iyi oldum ve matematikte kötü oldum. Zayıf olarak da kendime söz verdiğim gibi sadece bir dersden zayıf getirdim. Şimdi hedeflerimi her sene yaptığım gibi yeniliyorum: matematik ve fizikte en iyisi ol, diğer derslerde SAKIN zayıf getirme ve en iyi notları alarak sınıftaki herkesin ağzına sıç. Götü kalkanların götünü indir ve en iyisi sen ol. Herkes kendini bilecek. Herkes bir zamanlar küçümsediği insanla iletişim kurabilmek için götünü yırtacak. Çok hırslıyım ve çok sinirliyim. Annem ve abim benimle durmadan alay edip duruyor. Beni kuzenlerimle, tanıdıklarımızla ve diğer birçok insanla karşılaştırıp benim onlara nazaran kötü olduğumu söyleyip duruyorlar. Bir şeyi gözden kaçırıyorlar. Ben her eleştiriyi ciddiye alırım. Kalbimi çok kırıyor bu şekilde düşünmeleri. Bu yüzden herkesi şaşırtacağım.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Blogumun ismini değiştirmek istiyorum ve bir de...

Yeni ve ücretli bir alanadı almak istiyorum. Blog yazmaya devam edeceğime karar verdikten sonra bu isimle devam etmemek istediğimi düşündüm. Blogu açarken aklımda ''klavyeye yumruk ya da kafa at, ne çıkarsa onu koy'' düşüncesi vardı. Bir süre ''Adı Belirsiz Olan Bir Blog'' ismiyle devam etmiş olabilirim, fakat bu ismin adres bölümüne yazmasının ne kadar zor olduğunu düşünebiliyorum. ''It's a pain in the ass'' yani. Hazır isim değiştireyim demişken bir de alanadı alayım dedim. Hem daha rahat olur, hem de yazma işini ilerletmiş olurum. Üstelik her zaman aşk meşk hakkında yazmayacağım. Hayatım hakkında yazacak bir şeyim olmasa da hayatım'dan birkaç şey hakkında yazmak istiyorum. 

Blogumda şu sıralar yer ve önem vermek istediğim alanlar kitaplar, filmler ve daha fazlası. Bunları da bloguma dahil etmeyi başarırsam daha güzel olacağını düş

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Uzun sürecek bir ayrılık söz konusu. Ne yapacağım?

Onu özlüyorum. Onu seviyorum. Ona haber veremeden siktirip gittim adeta. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu ve bunun için çok üzüldüm zamanında. Aramıza ailem girdi. ''Birlikte olmanızı istemiyoruz. En azından liseden mezun olana kadar'' dediler. Canım çok sıkıldı. Bunalıma girdim ve etrafımdaki insanları kendimden uzak tutmak istedim. Özellikle de sevgilimi. Son günlerde kafasını çok bozmuştum, kendime çok aşık etmiştim onu. Bunu da istemiyordum, zaten kendisine de söylemiştim. ''Bana çok aşık olur, kendini bana çok kaptırırsan ve ben bir gün bir şekilde yok olursam çok acı çekersin, beni çok ararsın. Güçlü bir kız olmanı istiyorum. Bensiz de hayatını yönetebil istiyorum'' demiştim. Korktuğum başıma geldi. Çok geç.

Ailemin bu isteğinden zorlamasından sonra ve bunalımlarımı da hesaba kataraktan, kendi kararım olan tüm sosyal medya hesaplarımı silme kararını verdim. Facebook, Twitter, YouTube ve sitemi kapattım. Artık bana kimse ulaşamazdı. Sınıf arkadaşlarım bile mail atarak ulaşabilirlerdi bana artık ama bu beni ilgilendirmezdi bile. Asıl önemli olan sevgilimdi. Bana WhatsApp'tan veya e-mail yazarak ulaşabilirdi artık sadece. Işte tam sosyal medyalarımı sildikten sonra da bir yasak geldi. ''Bilgisayarı kısıtlı ve anlamlı'' kullanma yasağı. Bütün onbirinci sınıf boyunca (Türkiye'de lise dört sene ise bu sınıf üçüncü senesine denk geliyor) derslerimden başka işlerle uğraşmadım. Yaptığım tek hatalı şey belki dizi izlemekti fakat onu da herkes yapıyor. Onu da yapmasaydım tam asosyal olacaktım. 

Arkadaş nedir, ne değildir, bunu bugün ilk defa sonunda anlayabildim!

Bugün kız lisesinde almış olduğum fransızca dersinin hocasının evinde (cümleye bak) bir yemeğe gitmemiz gerekiyormuş. Ben tabii ki asosyal davranaraktan, ilk başlarda gitmek bile istemedim. Sonra gitmezsem ayıp olur diyip bir de yanıma iki hazır patates salatası (almanlar buna bayılıyor dostum!) ve bir konserve dolusu türk sosisi (annem bu konuda çok ısrar etti) aldım ki, böylece elim boş gitmeyecektim. Zaten bir şey yemeyi düşünmüyordum ama yanımda nezaketen bir şey götüreyim istedim. Neyse işte, biz oraya vardığımızda arabada annemle ve babamla bekleyerek diğerlerinin gelmesini bekledim. Tam bir stalker gibiydim. Diğerleri geldiği zaman ben de arabadan indim ve oraya yeni varmış gibi ''Selam gızlar, naber?'' diye daldım aralarına. Kapıyı çalması için aramızdan biri seçildi. Kapıyı çalarken ''beni zorladılar diyeceğim'' dedi.

Hoca bizi evine davet etti ve bize bahçeye kadar eşlik etti. Küçük çocuğunu gördüm ve tatlı olduğunu düşündüm. Genellikle, hatta neredeyse her zaman küçük çocuklardan nefret ederim. Herkes ''ayy ne dadluuğ'' derken ben ''siktirin ordan, geri zekalılar'' diyorum. Biz sandalyelelere oturduk, hocamız ise mangalda tavukları felan kızartmaya başladı. Sonra sınıfın tek iki (türk) erkeği olarak beni ve yanımdaki arkadaşı mangal yapmaya davet etti. Biz de artistlik yapıp, maço gibi davranıp mangala getirdiğimiz sucukları ve sosisleri attık ve tam birer türk gibi kalitemizi gösterdik. Gurur duyuyorum! 

Hayvan gibi okumak istiyorum, hunharca ders çalışmak istiyorum ben!

''Havalanma, havalarını alırım, ıssss. Aha aldım''. Ankaralı Namık dinlemeye başladım amk, şu işe bakar mısın? Şu son günlerde ülkeme ve dinime edilen laflar ve hakaretler beni eskisinden daha da çok etkilemeye, kalbimden vurmaya başladı. Eskiden olsa karşılıksız kalırdım. Hiçbir şey söylemez, he he ok der geçerdim. Aslında hiçbir sinir sorunumun olmadığını biliyorum fakat bu tip yaklaşımlar çok sinir ediyor beni artık. Bu düşünceler de beni daha da milliyetçi biri hâline getirdi. Auuuu, bozkurt akar dermişim. MHP'li değilim beyler, dağılın. Sonuç olarak bu milliyetçilik duygusu beni daha da çalışkan olmama sevk etti.

Aha sıçtık. Yazıyı yazarken o hisler, o düşünceler ve duygular birden yok oldu. Şimdi uyuyasım var, yiyip içip sıçasım var. Ama tam bunları yazarken yine ders çalışasım var. İşte anlatmak istediğim şeylerden biri de bu. İrade. Ben de yok işte o. Yazmak, okumak ve edindiğim bilgileri bir şekilde kullanabilmek isterim. Dünya'daki en güzel şey bir insanın ne kadar bilgili olduğunuzu anlamasıdır. Amaaaaan yazdıklarımdan da sıkıldım şimdi.

Bu yaz yapacaklarım kesin aslında: fizik ve matematik çalışmak, hatta bu ikisine abanmak. Kim tutar beni ehueheh... Aslında fiziğe bayılırım. Eskiden böyle değildim ama şimdi bayılıyorum. O kadar güzel bir şey ki... Ama matematik... Puh senin suratına tüküreyim. Aslında şu an bana dünya'nın en boktan şeyi gibi geliyor, çünkü ben yeteneksizim o konuda. Kafam almıyor amk. Ne yaparsam yapayım! Matematiği de götüyle yapan herkesi çok kıskanıyorum ;{! Her türlü şeyi yapabiliyorum da matematiği niye yapamıyorum? Ühühüğ...

Bu aralar telefon manyaklığım başladı. Telefon manyaklığı diyorum, çünkü tescilli bir teşhis oldu artık benimkisi. Bir telefonu bir veya en çok iki sene kullanıyorum ve sonrasında internet üzerinden felan satıp kendime en son model bir telefon almaya çalışıyorum, çünkü teknolojiye ayak uydurmayı çok seviyorum - yani bunu söylerken tabii telefonları kastediyorum. En çok kullandığım şey telefonum ve laptobum.

Çok yazı yazan biri olduğum için (SMS, WhatsApp, Twitter, Facebook, E-Mail ve tabii ki de arama, fotoğraf, okuma vs.) BlackBerry'ye ihtiyacımın olduğunu düşünüyorum, çünkü akıllı telefonların klavyeleri beni tatmin etmiyor ve aplikasyonlarla bile değiştirsem de bir şey değişmiyor. Bu yüzden klavyeli bir telefon almak istiyorum. Onun adı BlackBerry Q10 ve ona sahip olmalıyım. Yine de bir züppe gibi gözükmemek için Samsung Galaxy S3'ümü bir süre daha kullanmaya devam edeceğim. Eskisin biraz da öyle alayım hesabı hani...

Yazının sonunu, yazının bir sonu olmadığını söyleyerek bitirmek istedim. Hadi bay bay ^^!

14 Temmuz 2013 Pazar

Yarmaya ve Yardırmaya Geliyorum Bebekler! Korkun, Kaçın, Saklanın!

Bu aralar bebeğimle konuşuyoruz, bol bol düşünüyoruz ve tabii ki de acayip fanteziler üretiyoruz. Genellikle hep azmış durumdayız ikimiz de. Biz bir abazayız, bir kezbanız! Ben ona diyorum ki: ''Şunu yapmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum. Boşver, şunu yapalım'' felan, o da bana diyor ki ''Ben uyumak istiyorum, ben tembel olmak istiyorum''. Bunun üzerine ben de ''beraber tembel olalım ama beraber olalım bebek, başarılı da olalım, mutlu da olalım'' diyorum ve yine azmaya başlıyoruz. Nasıl bir iştir bu? Bu kız beni sürekli azdırıyor, sürekli kendini özletiyor, ve sevdiriyor. Damn bro, ben bu kıza çok aşığım! 

Konuşmalarımızdan birinde ben ona dedim ki: ''Ben yazılım okuduktan sonra web tasarımına yönelmek istiyorum ama benim dışımda o kadar firma ve serbest tasarımcı ve yazılımcı varken, beni nasıl keşfedecek insanlar? Ben nasıl iş bulacağım? Nasıl para kazanacağım? Nereye sıçacağız?'' falan filan derken acaba ne düşünüyordu, nasıl bir yüz ifadesi gösterdi bilmiyorum ama tatlı bir şekilde bana ''Sen merak etme. Her şeyi yaparsın. Hatta beraber yaparız. Kendi firmamızı kurarız'', şöyle yaparız böyle yaparız dedi. Ben yine mal gibi kıç üstü oturup ''Ben böyle süper bi kızı nasıl buldum ya?'' diye düşünmeye başladım yine. Ulan düşünmek dedim de; benim tek yapabildiğim düşünmek. 

12 Temmuz 2013 Cuma

Berlin dediğimiz ''mükemmel'' şehir bir köyden daha da beter bir yermiş...

Senelerdir hatta asırlardır almanlar Berlin'i çok güzel bir şehir olarak tanıtıyorlar. Bir de biz görelim dedik ve bu pazartesi yola çıktık. Sabah çantamı hemen hazırladım ve tam yedi saatlik bir yolculuk için babamla sabah yola çıktık. Otobüslere bindik ve müzik dinleyerek Berlin'e doğru yol aldık. Herkeste bir heyecan, bir neşe, ben daha ne olduğunu anlayamadan Berlin'e gelmişiz meğer. Otel dediğimiz yer aslında öğrenci oteliymiş, yani bir yurtmuş. Odalarımız fare deliği gibiydi. Duşumuz yok, tuvaletimiz var, ranzalar var. 

Bilmem ne bilmem ne. O odada bir hafta kalmak çok zor olacak gibi geliyordu ilk başlarda. Daha sonra ona alıştık da, adeta bir cehennem gibi geçen pazartesi ve salı günleri için hâlâ aklıma gelen tüm hocalara sövmeye devam ediyorum. Fuck you bitches! Herhalde bütün gezinin en iyi yönü yatakların inanılmaz derecede rahat olmasıydı. Ne yediğimi, ne içtiğimi ve ne yaptığımı bile hatırlamıyorum ve bilmiyorum. Sanki beyinsiz beyinsiz dolaşmışım Berlin'i. Fotoğraf felan da çekmedim. Her yer lağım ve bok kokuyor, her yer kocaman ama birbirinden çok uzakta ve işlevsiz. Büyük demek her zaman daha iyi mi demek? Sapıksın, biliyordum.  

En kötü olay yiyememek, içememek veya başka doğal gereksinimler değildi bu gezide. En iyi arkadaşım olarak tanıdığım arkadaşın bana kendisi dayanamayıp orucunu bozduğu için bana da bozmamı söyledi, bir gün fazladan tutarız dedi. Peki dedim ve bozdum onun için. Allah'tan af diledim bunun için tabii sonrasında. Bana ''gel senin istediğin KFC'de yemek yiyelim bugün de, çünkü sen iki gündür benim istediğim restoranda yemek yedin'' dedi. E peki o zaman diyerekten yola koyulduk ve trene bindik. Saat 22.00 olmuş, ben hâlâ yemeğimi bitirmeye çalışırken birden kendisinin tavlamaya çalıştığı, inanılmaz götü kalkmış kız arkadaşı beni siklemezcesine en iyi arkadaşıma ''hadi kalkalım'' dedi ve bir güzel türkleri ve beni hakarete boğduktan sonra en iyi arkadaşımla kalktı ve trene atlayıp arkalarına bile bakmadan yurda geri döndüler. Ben dışarda bekliyorlardır diye yemeğimi bitirdim ve dışarı çıktım. Bir de ne göreyim? Ortalıkta kimse yok, bir tek karanlıktaki ben, mal mal etrafa bakıyorum acaba neredeler diye.

7 Temmuz 2013 Pazar

Dikkat, Dikkat! Beş Gün Berlin Macerası Başlıyor! Herkes Sıkı Tutunsun!

Gitmeyi hiç ama hiç istemiyorum. Tek bildiğim bu. Onu nasıl arkada bırakacağım? Beni düşünecek, beni özleyecek ve ben eğlenmeye çalışacağım - ki eğlenecek veya eğlendirecek bir şey yok ondan başka şu an -. Ne güzel evde kalıp gitmemek vardı Berlin'e. Ne bokuma gitmek istiyorum diye bir de evdekileri dinledim ki? Berlin şöyledir, Berlin böyledir diyip durdu herkes haftalarca. Başımın etini yediler, bitirdiler beni. Eğer buna değmezse hepsini keseceğim.

Genel olarak bir yere gitmekten hep nefret etmişimdir. Gezmeyi hiç sevmem ama tatil yapmaya bayılırım. Sınıfımla bir yere gitmek bana daha da itici ve tiksindirici geliyor. Sevmediğim onca insan sevdiklerimle karışıyor. Tıpkı sigara ve kahve gibi. Alkol veya sigara içmeyen, kötü alışkanlıkları olmayan biri olarak sınıfımın da neredeyse geberene kadar alkol ve sigara içmeye bayılması da ayrı bir heyecan aslında. Bir de Facebook'ta yazmazlar mı ''altılıkları getirmeyi unutanın ağzına sıçarım!''

Geçmişi geride bırakarak geleceğe açılıyoruz! Yoksa hata mı ediyoruz?

Selam tatlım, naber? Ben bu blogun sahibiyim ve boşda değilim. Anlayacağın dünya'nın en mükemmel insanıyla çıkıyorum. Ona ''eşim'' de diyorum fakat onun lâkabı Anna Sappling. Onu kızdıranı, ona asılanı, ona herhangi bir şey yapmak isteyeni veya aklından geçireni çok pis döverim, ona göre. Söylemedi demeyin, asılmaya kalkmayın ama onu da takip edin. Sanki henüz beni takip eden var da reklam yapıyorum ama olsun, ümidi kesmiyeceğim! Bu blogda aslında hayatımın mezun olmadan önceki son senesini kayda almak istiyorum fakat bunu başarabilecek miyim, başarabileceksem bile iyi mi yapacağım, hiçbir fikrim yok! Yine de umudu kesmeden hunharca yazacağım!